E-Bülten

Share Paylaş
ÜYELİK İŞLEMLERİ

< ANA BÜLTEN

Tolerans ve Konuşma Özgürlüğü
Kerim Can Kalkavan

Günümüzde en çok tartışılan siyasi konulardan biri alternatif sağ akımları ve üyelerinin ortaya attığı konuşma özgürlüğü iddiaları. Bu konunun detaylarına girmeden önce alternatif sağ akımlarının ne olduğunu anlatmak en doğrusu. Alternatif sağ akımları kendini ABD’den Hollanda’ya, Polonya’dan Türkiye’ye birçok farklı ülkede gösteren bir akım. Özellikle 2010 yıllarında popülerlik kazanmaya başlayan akımın temel inançları geleneksel sağ hareketler ile uyumlu olsa da kendilerinin geleneksel sağ kamplarından farklı olduğunu, onlara bir alternatif olduklarını iddia ediyorlar. Dünya çapında farklı kültürlerde kendini gösteren bu akımların bir küme olarak ele alınmasını sağlayan özellikleri genelde şu şekilde: kendilerini bulundukları ülkelerin geleneksel (genelde etnik) kimlikleri ile tanımlama, göç karşıtlığı, küreselleşme karşıtlığı, devlet bürokrasisine güvensizlik, nefret suçu sayılabilecek seviyede agresif propaganda teknikleri ve çağa uygun teknolojik propaganda ve oluşumlar. Bazı ülkelerdeki akımlar farklılık gösterse bile genelde alternatif sağ dendiğinde bu yazılan özellikleri barındıran bir akımdan bahsediliyor.

Bu akımların doğruluğu veya yanlışlığı, yararı veya zararı çokça konuşulan ve konuşulması gerekilen konular. Ancak bu konulardan çok daha ilgi çekici bir tartışma konusu alternatif sağ akımlara mensup insanların, özellikle Birleşik Krallık ve Kuzey Amerika’dakilerin, öne sürdüğü bir iddiadan kaynaklanıyor. Bu iddia; sol ve merkezi siyasi kuruluşların ve bunları destekleyen insanların, alternatif sağ akımların konuşma özgürlüğünü aktif olarak kısıtladıkları iddiası. İlginç olan tartışma bu kısıtlamanın olması veya olmaması üzerine değil, çünkü aktif bir kısıtlamanın olduğunu sol ve merkez siyasi akımlar da açıkça kabul ediyor. İlginç olan konu bu kısıtlamanın doğruluğu veya yanlışlığı üzerine.

Bu konudaki iki temel yaklaşımı anlatmak için konunun alevlenmesine sebep olan olaylardan birini anlatmak uygun. ABD’deki alternatif sağın liderlerinden biri olan Richard Spencer, “beyaz insanların üstünlüğü” ve “siyahilerin kölelik enstitüsünden en karlı çıkanlar oldukları” gibi nefret söylemi olarak kategorize edilebilecek fikirlerini sosyal medya üzerinden açıkça paylaşan biri. Bu paylaşımlarından dolayı Nazi, ırkçı ve faşist olduğuna dair iddialar ABD ve dünya basınında yer buldu. Bu noktadan itibaren solcu ve merkezci siyasete yakın kuruluşlarda konuşma yapmasına yasaklar gelmeye başladı. Dahası birçok sosyal medya platformunda yasaklanması gerektiğine dair iddialar ortaya çıkmaya başladı. İşte ele aldığımız tartışma tam olarak burada ortaya çıktı.

Bir tarafın iddiası Spencer gibi ırkçı ve faşist söylemleri olan insanların toplumsal platformlara çıkmalarının yasaklanması gerektiğiydi. Bu gerekliliğin sebebi olarak bu tarz söylemlerin toplum genelinde nefret, ayrımcılık ve şiddet artışına neden olmasını gösteriyorlar. Bu tarafa göre topluma zarar veren bu düşüncelerin ve söylemlerin yayılımının olabildiğince kısıtlanması gerekiyor ve kısıtlanma devlet eliyle de, özel bireylerin veya kuruluşların elleriyle de elde edilebilir. Öbür tarafın iddiası ise bu tarz bir kısıtlamanın konuşma özgürlüğüne ve hatta düşünce özgürlüğüne ters olduğu. Bu kişiler, toplumdaki her fikrin özgürce ifade edilmesinin demokrasinin ve özgür düşüncenin temeli olduğunu ve bunun yasaklanmasının diktatörlük seviyesinde bir baskı olduğunu iddia ediyorlar.

Bu tartışmada, hangi tarafın haklı olduğu hakkında kanıya varmak için, üzerine düşünülmesi gereken iç içe geçmiş iki konu var. İlki Karl Popper tarafından öne sürülen tolerans paradoksu. Bu paradoksa göre toleranslı insanlar toleranssız insanlara tolerans göstermemeli, çünkü toleranssız insanlar güç kazandıkça toleranslı insanları yok edecektir ve sonucunda tolerans kalmayacaktır. Paradoks olmasının sebebi toleranslı insanları toleranssızlığa çağırmasıdır ancak Popper’a göre bu toleransın sağ kalması için yapılması gereken bir fedakarlıktır. İkinci ise bahsettiğimiz tartışmanın ve Popper’ın iddiasının kökünde yatan bir konu.

Toleranssız insanların konuşması ve toplumun geneline hitap etmesi ne seviyede bir toplumsal etkiye sebep oluyor? Popper ve sol ve merkez siyasi kanata soracak olursak bu etki kayda değer bir seviyede toleranssızlığı, yani nefret söylemlerini, ırkçılık veya faşizmi artırıyor. Ancak bu gerçekten böyle mi, kesin bir şekilde söylemek zor. Belki de toplumda halihazırda olan toleranssızlık sadece kendini gösteriyor ve aslında toleranssızlık söylemi toleranssızlığı artırmıyor. Durum eğer buysa bu tarz söylemleri yasaklamak bir yarar elde etmemenin ötesinde zarar bile

verebilir çünkü sosyal bilimlerde birçok çalışmanın gösterdiği üzere baskılanan toplumsal gruplar ve fikirler yok olmak yerine radikalleşiyor ve daha tehlikeli hale geliyor.

Özetleyecek olursak: Bütün bu tartışmada cevaplanması gereken soru şu: Demokratik bir ortamda vuku bulan nefret söylemi toplumdaki nefret duygularını artırır mı yoksa sadece halihazırda orada olan nefret duygularını ortaya mı çıkarır? Eğer liberal inançlarınız var ise ve bu soruya cevabınız artırmayacağı ise, o halde nefret söylemlerini yasaklamak sizin için yanlış olacaktır. Öte yandan liberal inançlarınız var ise ve cevabınız artıracağı yönündeyse, nefret söylemlerinin yasağı konusundaki cevabınız Popper’ın paradoksuna yaklaşımınıza bağlı olacaktır.