E-Bülten

Share Paylaş
ÜYELİK İŞLEMLERİ

< ANA BÜLTEN

İlerleme Nasıl Gerçekleşir?
“Kaçma arzusu hep gündemdedir. Ama bu arzu her zaman gerçekleştirilemeyebilir. Yeni bilgiler, yeni icatlar ve yeni iş yapış biçimleri ilerlemenin anahtarlarıdır. Bazen ilham, öncekilerden çok daha farklı bir şeyin hayalini kuran yalnız mucitlerden gelir. Yeni iş yapış biçimleri daha ziyade bir başka şeyin yan ürünüdür. Örneğin Protestanlar İncil’i kendi başlarına okumak zorunda kalınca halk arasında okuma oranı yükselmiştir. Toplumsal ve ekonomik ortamların bir ihtiyaca karşılık olarak bir inovasyon yaratması daha da sıklıkla gördüğümüz bir şeydir. İmparatorluk Çağı’ndaki başarısından sonra Britanya’da ücretler yükselmiş; bu yüksek ücretler ve kömür bolluğu ise, Sanayi Devrimi’nin gerçekleşmesi için mucitleri ve üreticileri teşvik etmişti. Britanya Aydınlanması, kişilerin daha iyi duruma gelmek için yaptıkları durmak bilmeyen araştırmalar sayesinde, bu icatların ortaya çıkma olasılığını daha da artıran bereketli bir entelektüel toprak rolü oynadı. On dokuzuncu yüzyıldaki kolera salgınları, hastalıklara mikropların yol açtığını savunan teoriyle ilgili son derece önemli keşiflerin yapılmasının itici gücü oldu.

Günümüzde ise AIDS salgınıyla ilgili gerçekleştirilen ve ciddi maddi destekler alan tıbbi araştırmalar sayesinde HIV virüsü ortaya çıkarıldı ve hastalığın tedavisi bulunamasa da, virüs bulaşan kişilerin daha uzun yaşayabilmelerini sağlayan ilaçlar geliştirildi. Ne var ki, esin perilerinden hiç pay alamayan, ne ihtiyaçların ne de teşviklerin sihirli bir sonuç getirdiği örnekler de var. Sıtma, on binlerce yıldır hatta belki de insanlık tarihinin en başından beri insanların başına bela olan bir hastalık, fakat bu hastalığı önleyecek ya da tedavi edecek kapsamlı bir çözüm bulunabilmiş değil. Gereksinim duymak, icatların anası olabilir ancak tek başına gereksinim, başarılı bir icadı garanti edemez.

Eşitsizlik, bazen iyi bazen de kötü şekillerde icat sürecini de etkiler. Yoksun bırakılan insanların sıkıntıları, onları diğerleriyle arayı kapatmak için yeni yollar bulmaya zorlamıştır. Zira bazı insanların hiçbir şeyden yoksun olmaması, aslında istenirse yoksunluk diye bir şeyin olmayabileceğinin kanıtıdır. Bunun iyi bir örneği, 1970’lerde Bangladeş’teki mülteci kamplarında uygulanan ağızdan rehidrasyon (su kaybını giderme) tedavisinin keşfidir. Bu ucuz ve kolayca uygulanan çareyle milyonlarca ishal çocuk, susuz kalmaktan ve olası ölümden kurtarılmıştır. Fakat bazen bunun tersi de söz konusudur. Büyük çıkarları olanların, yeni icat ve yeni iş yapış biçimleri yüzünden büyük kayba uğrama riskleri de vardır.

Ekonomistler, inovasyon dönemlerini, “yaratıcı yıkım” dalgalarının güç kazandığı dönemler olarak düşünür. Yeni yöntemler eskileri siler atar, eski düzende ona bağımlı olarak yaşayanların yaşamlarını ve geçim kaynaklarını yerle bir eder. Küreselleşme, bugün bu tür gruplara dahil pek çok insana zarar vermiştir. Yurtdışından ucuz mal ithalatı o malı yapmanın yerine geçmiş ve bu tür malları kendi ülkesinde üreterek geçinenleri büyük bir endişeye sürüklemiştir. Büyük kayıp yaşayabilecek olanlar veya bundan zarar göreceğinden korkanlar siyasi güce sahipse, bu yeni fikirleri yasaklayabilir ya da yavaşlatabilir. Tüccarların gücünün ne kadar tehlikeli olabileceğini gören Çin imparatorları 1430’da okyanus aşırı yolculukları yasaklamış, bu yüzden Amiral Zheng He’nin keşif seferleri başlayamadan son bulmuştur. Aynı şekilde Avusturya İmparatoru I. Francis, devrim getirebilir ve iktidarını tehlikeye sokar korkusuyla demiryollarını yasaklamıştır.”

Angus Deaton, Büyük Firar, Ayrıntı Yayınları, 2018, Çev. Aysun Babacan, s. 24-27